Siyonistlerin tecavüz iddialarının asılsız olduğu ortaya çıktı, Siyonistler kendi cinsel suçlarını gizliyor

7 Ekim 2023’te El Aksa Tufanı Operasyonu’nun başlangıcından bu yana Siyonistler, Filistinli özgürlük savaşçılarının İsrailli kadınlara tecavüz ve cinsel tacizde bulunduğu yönünde suçlamaları gündeme getiriyor. Bu suçlamalara ilişkin hiçbir video veya başka herhangi bir kanıt kamuoyuna sunulmamış olsa da, İsrail’in cinsel veya başka türlü zulmüne ilişkin sayısız örnek dünya çapında sosyal medyada dolaşıyor. Filistin kurtuluş mücadelesinin dostları, Filistinli özgürlük savaşçılarına yönelik karalama kampanyasını durdurmak için kanıt talep etmekteler. Siyonistler ise Filistinlileri barbar olarak göstermeye yönelik asılsız hikayelerden başka bir şey üretmiyorlar.

New York Times’ın 28 Aralık’ta röportaj yaptığı, adı açıklanmayan bir İsrailli sağlık görevlisi, bu suçlamanın başlıca kaynaklarından biri oldu. Bu doktor, 7 Ekim’den sonra yaptığı araştırmada Beni yerleşim yerindeki yarı çıplak iki genç kadının cesetlerinde cinsel istismara dair kanıt bulduğunu iddia etmişti. Şu ana kadar bu ifade suçlamanın ana dayanakları arasında yer aldı.

Ancak yakın zamanda ortaya çıkan, yerleşim yerindeki bir İsrail askerinin saldırı gününde çektiği video görüntüleri bu hikâyeyi yalanlıyor. Videoda hiçbir tecavüz veya taciz belirtisi olmayan, tamamen giyinik üç kadın görülüyor. İsrail topluluklarının bizzat kendileri tarafından yapılan daha ileri araştırmalar da şu ana kadar iddiayı yanlışladı. New York Times’ın tekrar temasa geçmesi üzerine kimliği bilinmeyen doktor daha fazla yorum yapmayı reddetti.

Bu arada, İsrail’in tecavüz, işkence ve tacizlerine ilişkin görsel kanıtlar, emperyalist basın üzerinde hiçbir etki yaratmadan artıyor. Kurbanların ifadelerine rağmen, ana akım emperyalist basında İsrail zulmüne dair tek bir haber bile yayınlanmadı. Dünya çapındaki Siyonistler, savaşlar sırasında böyle kabul edilemez şeylerin meydana gelebildiğini iddia ederek, bu suçlamaları savunmuşlardır. Bu çifte standartlı utanmaz tutum, Siyonizm’in ne kadar sahtekarlığa dayandığını göstermeye yeterlidir.

Filistin halkının büyük taarruzunu selamlıyoruz!

Bugün itibariyle başını El-Kassam Tugaylarının çektiği Filistin direniş güçleri, İsrail’e karşı tarihe geçecek bir taarruz başlattı. Gazze’yi çevreleyen bölgede, Gazze’nin 25 km ötesine kadar uzanan bir hatta harekete geçen güçler, karadan, denizden ve havadan bir yıldırım harekâtına girişti. Harekatın ilk gününde, İsrail işgali altında bulunan en az üç yerleşim yeri ve bir dizi askerî karakol Filistin direnişin eline geçmiş durumda. Yaklaşık 20 yerleşim yerinde ise çatışmalar sürüyor. Taarruzun başını Hamas’ın silahlı kanadı olan El-Kassam Tugayları çekse de,Filistin Halk Kurtuluş Cephesi, Filistin Demokratik Halk Kurtuluş Cephesi ve İslami Cihad da harekata katılıyor. Direniş, içlerinde üst düzey Siyonist komutanların da olduğu çok sayıda işgal askerini esir almış ve videolarda gördüğümüze göre onlarca tank ve zırhlı araca el koymuş durumda.

Taarruzun buradan sonra nasıl ilerleyeceğini kestirmek güç. Kudüs dahil olmak üzere Batı Şeria’nın gençliği Hamas’ınçağrısına cevap vererek eylemlere başlasa da henüz bu eylemler sınırlı düzeyde. Hizbullah ise direniş komutanlarıyla iletişimde olduğunu açıklarken, henüz operasyonlara katılacağına dair bir işaret vermedi. İsrail’in kısa süre içerisinde büyük bir karşı taarruza girmesi olasıdır. Bu karşı saldırının sonuçları ne olursa olsun, el-Aksa Tufanı adı verilen bu saldırının işgalci İsrail için büyük bir taktiksel yenilgi olduğu ortada. Dahası tutsak alınan işgalci askerlerin varlığı, Siyonistler direnişin eline geçen yerleşimleri geri almayı başarsa dahi, direnişin eline büyük bir koz veriyor.

Bir yandan da Gazze’ye yönelik hedef gözetmeyen İsrail bombardımanları başladı. Şimdiden çoluk çocuk yüzlerce Filistinli, hedef gözetmeden kalabalık şehir merkezlerine yönelik İsrail saldırılarında hayatını kaybetti. Bu sayının artması kaçınılmaz görünüyor. Bu insanlık dışı saldırılara karşı Gazze halkının yanındayız. Alçak Batı devletleri, Filistin direnişinin askerî hedeflere yönelik saldırısını kınamakla uğraşırken, İsrail yüzlerce çoluğu çocuğu öldürmeye girişti. Biz tereddütsüz olarak Gazze halkının yanındayız! Kendini savunmak, Gazze’nin hakkıdır!

Bu taarruz Batı emperyalizminin alışılageldik alçaklığının ötesinde, Filistin davasını üç İsrail Şekeline satmak için sıraya girmiş bir dizi Ortadoğu devletinin de ikiyüzlülüğünü ortaya koydu. İran ve Suriye hariç, Türkiye başta olmak üzere Suudi Arabistan, Mısır ve BAE gibi bir dizi Ortadoğu devleti hemen itidal çağrılarına başladı. Utanmazlar, vatanını savunmak mücadele eden bu halktan ne itidali istiyorsunuz? Biz itidal değil, zafer çağrısı yapıyoruz. Doğrudan askerî sonuçları ne olursa olsun, bu taarruz aynı Vietnam’ın yiğit fedailerinin Tettaarruzunda olduğu gibi, bir halkın kurtuluşuna giden yolda büyük bir kırımla noktası olarak tarihe geçecektir. Selam olsun Filistin halkının büyük taarruzuna!

Kahrolsun Siyonist İsrail!

Nehirden denize hür Filistin!

İlla zafer, illa zafer!

İçe Doğru Çöküşün İşaretleri: İsrail’in Kendi Eliyle Büyüttüğü ‘Filistin 48’ Çeteleri

Ilan Pappe

Kitaplarımdan birinde ‘unutulmuş Filistinliler’ olarak adlandırdığım bir Filistinli topluluk, neredeyse günlük bir vaka haline gelmiş olan cinayetler de dâhil olmak üzere yeni tür bir etnik temizliğe maruz bırakılıyor. Dünya medyasının karşı karşıya kaldıkları zulme hiç ilgi göstermediği bu Filistinli azınlık ’48 Arapları olarak biliniyor ve İsrail nüfusunun yaklaşık %21’ini (1.900.000) oluşturuyor (bu sayı, 1980 ve 1981’de Yahudi devletince yasadışı bir şekilde ilhak edilmiş olan Doğu Kudüs ve Golan Tepeleri’nde yaşayan Filistinlileri kapsamaz). 

’48 Arapları ya 1948 etnik temizliği sırasında topraklarından sürülen ancak daha sonra İsrail’e dönüşecek olan devletin sınırları içinde kalanlar ya da 531 köyün yok edildiği bu etnik temizliğin uzanmadığı 100 köyde yaşayanlardı. 1966’ya kadar, bir yıl sonra Batı Şeria ve Gazze’de de olduğu gibi, katı bir askeri yönetime tabiydiler. 1948 Araplarına dayatılan askeri yönetim yerini daha sonra bir diğerine; en temel insan haklarını ihlal eden ve ayrımcı apartheid rejimine bıraktı.    

Sorunun Kökleri

2023’ün başından beri, çoğu genç, yaklaşık 160 Filistinli, bu topluluğa terör uygulayan suç çetelerince katledildi. Bu, her ay 20 Filistinlinin hayatını kaybettiği anlamına geliyor (her ay 680 Britanya vatandaşının suç çetelerince öldürüldüğünü düşünün). Taş atan gençleri dakikalar içerisinde, savaşçıları ise bir iki gün içerisinde yakalayan İsrail polisi ve güvenlik birimleri, hem liderlerinin hem de cinayetleri işleyenlerin isimleri herkesçe bilindiği halde, bugüne kadar bu çetelere hiç dokunmadı. Bunun nedeni de elbette yine herkesçe biliniyor. 

Bu suçluların çoğu, Oslo anlaşmalarının imzalanmasından sonra, işgal altındaki bölgelerden yani Batı Şeria ve Gazze’den tahliye edilen, İsrail Güvenlik Servisi’nin (Shin Bet) eski işbirlikçileridir. Kim oldukları bilinmesine rağmen hiçbir engelle karşılaşmadan silah tedarik edebilen bu eski işbirlikçi yeni suçlular ‘koruma sağlama’ bahanesiyle halktan zorla para alıyor ve kamu ihalelerine de müdahale ediyor. Koydukları kurallara uymayanları ölümle tehdit ederken, çıkarları çatıştığında birbirlerine de şiddet uyguluyorlar.

Ancak bunlar sorunun yalnızca bir tarafıdır. İşsizliğin yüksek olduğu, gençlerinin istihdamına ve kültürel gelişimine yönelik yatırımlara kaynak ve alan tahsis edilmeyen bu topluluğun genç üyeleri çetelerin çekim alanına giriyor.  Batış Şeria ve Gazze Şeridi’ndeki gençler ahlaki bir tercih yaparak suça bulaşmak yerine silahlı direnişe katılıyorlar; tıpkı Apartheid rejimine karşı mücadeleye katılan Güney Afrikalı gençler gibi. Ancak bu, ’48 Arapları topluluğunun parçası olan gençler için bir seçenek değil. Topluluğun, kurtuluş için İsrail içinde silahlı mücadeleye girişilmemesi kararına bağlılıklarını hâlâ koruyorlar. ’48 Araplarının silahlı mücadeleyi şimdilik bir seçenek olmaktan çıkaran bu kolektif, stratejik ve anlaşılabilir tutumu, acımasız çetelere katılmayı cazip hale getiriyor.   

Filistinliler, Afrikalı Amerikalılar

Bu, FBI’ın, ülkedeki beyaz üstünlüğüne karşı oluşturduğu tehditten ürktüğü Kara Panterler ve diğer Afrikalı-Amerikalı siyasi hareketlerin yükseldiği dönemdeki duruma benziyor. Bu hareketlerin yasadışı ilan edilmesi, üyelerinin tutuklanması/öldürülmesi ve ağır uyuşturucuların şehir içlerine kadar girmesinin önünün açılması, Afrikalı Amerikalılar arasında bir çete kültürü yarattı. 

İsrail’de olduğu gibi, çeteler hayatın bir gerçeği haline geldi ve yine tıpkı İsrail’deki gibi, Reagan sonrasında yani çeteleri yaratan bu uğursuz politikalar uygulamaya konduktan sonra, çözüm üretmek de gerekiyordu. Clinton döneminde çözüm ‘normal vatandaşlar ile çetelerin hâkim olduğu bölgeler arasına insan bariyeri örmek oldu. Bunun için polise geniş kaynaklar ayrıldı. Sosyal hizmetler için altyapının genişleteceği de söyleniyordu, ki bu, sorunları kısmen çözebilirdi. Ancak neoliberal Amerikan kapitalist sistemi bu yatırımları hiçbir zaman yapmadı. Siyonist hükümetler de aynı sözleri verdi. Pratikte ise çok az şey yapıldı. Aksine, ‘liberal’ hükümetlerin izlediği politikalar yoksulluğu ve işsizliği arttırdı. Çete kültürü, bu hükümetlerin nezaretinde büyüdü ve bugünkü halini aldı.

Daha Geniş Bir Strateji

Netanyahu’nun mevcut aşırı sağcı hükümeti döneminde, uluslararası ilgi ve tepki gerektiren acil sorunlar ortaya çıktı. İsrail’in şu anda izlediği politika, Siyonizme en başından beri içkin olan daha geniş bir stratejinin bir parçasıdır: yaşam koşullarını Filistinliler için katlanılmaz hale getirmek ve böylece tarihsel Filistin’in olabildiğince büyük kısmını içinde en az sayıda Filistinli kalacak şekilde ele geçirmek. Bu strateji, etnik temizliğin, Siyonist kolonyalist yerleşimci projesinin genel mantığına uygun başka bir biçimdir. Önceki hükümetler de bu politikayı takip ettiler. Fakat bu kadar açıktan ve yoğun bir saldırı söz konusu değildi.  

Bugün suçla mücadelenin başında kendisi suçlu olan biri yer alıyor: İtamar Ben-Gvir. Ulusal Güvenlik Bakanlığı görevini yürüten bu aşırı sağcı siyasetçi, tüm Filistinlilerin zor kullanılarak yerinden edilmesini savunan ırkçı Meir Kahane’nin takipçisidir. 1994 yılında, El Halil şehrindeki İbrahim Camii’nde dua eden Filistinli Müslümanları katleden Baruch Goldstein’in de hayranıdır.

İçe Çöküş ve Birlikte Yaşama

’48 Arapları arasındaki suç faaliyetlerinin yoğunlaşmasının önüne geçmenin yolu, tarihsel Filistin’in sömürge olmaktan kurtarılması ve özgürleştirilmesiyle doğrudan ilişkilidir. İsrail’in disütopik bir geleceğe doğru, bariz ve geri döndürülemez yürüyüşü, nihayetinde bir içeriye doğru çöküşle sonuçlanacaktır. Ancak bu, uzun bir zamana yayılabilir. Bu nedenle, uluslararası örgütlerin yanlış bir varsayımla İsrail’in içişleri meselesi olarak gördüğü ’48 Araplarının durumu konusunda dünyayı uyarmak önemlidir. ’48 Arapları, tıpkı kolonyalist yerleşimci bir rejimce yönetilen herhangi bir yerli halk gibi, uluslararası hukuk ve insan haklarıyla alakadar tüm insanların gündeminde olmalıdır.  

İsrail ayrımcı politikalarına rağmen, çete şiddeti yakında Yahudilerin yaşadığı yerlere de sıçrayacaktır. Ancak, bu şiddet, sonuçta, Rashid Kahlid’in ‘Filistin Savaşı’nın Yüzyılı’nda parlak bir biçimde tasvir ettiği gibi, Filistinlilere yönelik şiddetin bir parçasıdır. Bu korkunç şiddetin yöneldiği insanlar, İsrail’in kurulmasından önce, yeryüzündeki en barışçıl toplumlardan birini oluşturuyordu. Müslümanlar, Hristiyanlar ve Yahudilerin 1948 öncesinde barış içinde bir arada yaşaması bunun kanıtıdır.   

Birlikte yaşamanın tarihsel seyri, bir gün mutlaka gerçekleşecek olan dekolonizasyon sürecinin, bu sürecin geçmişteki bazı talihsiz aşamalarından daha barışçıl olacağını gösteriyor. O zamana kadar, elimizdeki tüm imkânlarla, Filistinlilerin temel insan haklarına saygı göstermesi için İsrail’e baskı yapmalıyız.  

Yazının orjinali için:  https://www.palestinechronicle.com/the-implosion-ahead-the-israeli-hand-in-palestine-48-criminal-gangs/

Yahudiye (Judea) Bölgesi ile İsrail Fantezisi Karşı Karşıya: Ilan Pappe’den İsrail’in Yıkılan Sütunları ve Filistin için Fırsatlar

Ilan Pappe

İsrail’in meşru bir devlet olarak varlığını sürdürebilmesinin iki ana unsuru vardır. Birincisi, askerî güç, yüksek teknoloji ve sağlam bir ekonomik sisteme dayanan maddî unsurdur.  Bu faktörler, İsrail’in, sunduğu silahlar, güvenlik stratejileri, casus yazılım, yüksek teknoloji bilgisi ve modern ziraî üretim sistemlerinden yaralanmak isteyen ülkelerle güçlü müttefiklik ağları kurmasını mümkün kılar. İsrail bunların karşılığında yalnızca para değil, aynı zamanda, aşınmış uluslararası imajının düzeltilmesine destek verilmesini de talep eder.

İkincisi ise, özellikle Siyonist projenin ve devlet inşasının erken aşamalarında büyük önem taşıyan manevî unsurdur. İsrail’in dünyayı inandırmaya çalıştığı hikâyeye göre, bu devlet, antisemitizme deva olabilecek tek ilaçtı ve hem dînî hem de kültürel bakımdan, Yahudi halkına ait bir yerde kurulmuştu.  

Bu anlatı, ilk başta, Filistin halkının varlığını tümüyle inkâr ediyordu. Bu tutum yerini daha sonra yerli nüfusun Yahudi halkınınkine kıyasla çok küçük olduğu savına dayanan bir önemsizleştirme stratejisine bıraktı. Filistinlilerin mevcudiyeti nihayet kabul edildiğinde ise, iki halkın aynı topraklar üzerinde bulunması talihsiz bir rastlantı olarak sunuldu. İsrail artık yalnızca sözüm ona ‘Ortadoğu’daki tek demokrasi’ değildi. Aynı zamanda, söz konusu rastlantının neden olduğu sorunu, tarihi Filistin’in tümü üzerindeki sözde hakkından ‘ödünler’ vererek çözmeye istekli ve yüce gönüllü bir barış güverciniydi. 

‘Manevî Meşruiyet’in Çöküşü

İsrail’in şu anda tam da gözlerimizin önünde un ufak olan manevî meşruiyetinin ne zaman aşınmaya başladığını net olarak tespit etmek zordur. Bu süreç, bazılarına göre, İsrail’in 1982’de Lübnan’ı işgal etmesiyle, diğerlerine göre ise, 1987’deki Birinci İntifada ile başladı.  Her iki durumda da, İsrail’in dünya kamuoyunun gözündeki imajının on yıllar içinde değişim gösterdiğine şüphe yok. 

Yine de bir şeyin sıklıkla göz ardı edildiğini söylemek gerekiyor. Eğer Filistinlilerin başından beri gösterdiği direniş ve direngenlik olmasa, İsrail’in meşruiyetinin ve manevi iddialarının bugün hem uluslararası yasalara hem de sağduyu ve etik ilkelere göre sorgulanması mümkün olmayacaktı. 1948 gibi erken bir tarihte yani İsrail’in tarihi Filistin’in yıkıntıları üzerine kurulduğu anda bile sahadaki hakikat dünya çapında gittikçe daha fazla insan tarafından biliniyordu. Bu doğrudan Filistinlilerin ve genişleyen dayanışma ağlarının çabalarının bir sonucuydu. 

Sahadan gelen yeni bilgiler, İsrail’in demokratik devlet ve ‘medeni uluslar’ın üyesi imajını hem içeride hem de dışarıda sarsıyordu. İsrail’in, bir demokrasi değil, Filistinlilerin medeni ve insani haklarını gece gündüz demeden çiğneyen bir apartheid rejimi olduğu giderek daha fazla ifşa oluyordu. 

Ancak ne İsrail’in gerçek doğasının ifşa edilmesi ne de bu devletin tarihsel anlatısının geniş bir kamuoyu kesimince reddedilmesi, yönetici siyasî elitler ve hükümetler düzeyinde karşılığını bulamamıştır. Onların nezdinde, İsrail’in imajı büyük ölçüde değişmeden kalmıştır. Filistinlilerle dayanışma gösteren çeşitli hareketlere saldırının başını çekenler bilakis küresel kuzeyin hükümetlerinin kendisidir. Tel Aviv’e karşı boykot, yaptırım ve yatırımların geri çekilmesi çağrısı yapan sivil inisiyatifleri yasaklamaya yönelik girişimler vasıtasıyla kendi toplumlarının konuşma özgürlüğünü bastırmak konusunda kararlı görünüyorlar. Küresel güneyde de durum çok farklı değil. Hükümetler ve yöneticiler, halklarının İsrail’e karşı sert bir tutum alınması yönündeki talebini göz ardı ediyor. Tel Aviv ile diplomatik ilişkilerini normalleştirmek için sıraya dizilen Arap rejimleri de bunlara dâhildir.   

Uluslararası sessizlik ve/ya da suç ortaklığı, İsrail’i, ülkenin Kasım 2022’deki son seçimlerine kadar, kamuoyundaki fikir değişikliğinin somut eyleme dökülmesinden korumuştu. Boykot, Yatırımların Geri Çekilmesi ve Yaptırımlar (BDS) gibi cesur ve etkileyici faaliyetler yürüten hareketlerin sahadaki gerçekliğe en ufak bir müdahalede bulunamamış olması bunun kanıtıdır.  

Kasım 2022’ye kadar, kamuoyuna hâkim olan fikirlerin somut politikalara dönüştürülememesinin dünyadaki siyasi sistemlerin sinizminden kaynaklandığını düşünüyordum. Şu anda ise, Filistinlilere gösterilen büyük dayanışmanın sahada biçimlendirici bir güce dönüşmesinin ancak yukarıdan siyasetin yürütülme tarzının değiştirilmesiyle mümkün olacağına yürekten inanıyorum.

İsrail, Almanya’ya dört milyar Euro, Hollanda’ya ise üç yüz milyon değerinde füze vermeyi teklif ettiğinde (bunlar, onları hangi tehlikeden koruyacak bilinmez), İsrail’deki siyaset yorumcuları, bu silahların, İsrail’i gayri meşru ilan eden kampanyaların en güçlü panzehiri olduğunu söylüyordu. İsrail medyası, silahların, İsrailli askerlerin ve yerleşimcilerin Filistin’deki zalimliklerine karşı Avrupa’nın sessizliğini satın aldığını ve kınamaların eyleme tahvilini engellediğini gururla duyuruyordu.  

‘Hayalî İsrail’, Yahudiye’ye Karşı

Ancak daha fazlası da var. İsrail’deki Yahudi seçmenlerin belli bir kesimine göre, Batı, İsrail’i destekliyordu çünkü ülke demokrasi ve liberalizme dayalı batılı “değer sistemi”ne bağlıydı. Hâlâ varlığını koruyan bu kanaati ben ‘hayali İsrail’ olarak adlandırıyorum.   

Bu hayali İsrail Kasım 2022’de tüm niyetleri ve amaçlarıyla birlikte çöktü. Yeni hükümeti başa getiren İsrailli Yahudi seçmenler hiçbir zaman demokrasiyi, liberalizmi ve batılı “değer sistemleri”ni gerçekten takdir etmemişti. Aksine, daha teokratik, milliyetçi, ırkçı ve hatta faşist –Batı Şeria ve Gazze de dâhil olmak üzere, tarihsel Filistin’in tümü üzerinde hâkimiyet kuran- bir Yahudi devletinde yaşamayı arzu ediyorlar. İsrailliler bu alternatif devlet fikrine ‘Yahudiye’ diyor ve bu fikir şu anda hayali İsrail ile savaşıyor. 

Yahudiye’yi arzulayan insanlar uluslararası meşruiyeti önemsemezler. Bu insanlara öncülük eden milliyetçi ve faşist liderler ve kanaat önderleri ise İsrail’in yeni uluslararası müttefiklerinden yani batıdaki ve/ya da Hindistan gibi ülkelerdeki aşırı sağ parti ve hareketlerden hayli etkilenmiştir ve amaçlarına ulaşmak için bunlarla uluslararası bir destek ağı kurmaya isteklidir. Bu, aşırın sağın çok güçlü olduğu İtalya, Macaristan, Polonya, Yunanistan, İsveç ve İspanya’da hâlihazırda hayata geçirilmiştir. Eğer Trump seçimleri tekrar kazanırsa, Amerika Birleşik Devletleri de bu ağa dâhil olacaktır.   

Kasım 2022 seçimlerinin karanlık bir dönemin kapılarını açtığı söylenebilir. Ancak bu yalnızca görünürde böyledir. Gerçeğin tümünü yansıtmaz. Hayali İsrail’in çöküşünün, manevî ve maddî unsurlar arasındaki ilişkiyi de tüm çıplaklığıyla gözler önüne serdiği unutulmamalıdır. Neoliberal kapitalist sistemin, eğer hayalî İsrail’in yerini alırsa, Yahudiye devletine yatırım yapmaya niyeti yok. Uluslararası finans şirketleri ve yüksek teknoloji endüstrisi Yahudiye’yi yabancı yatırım için istikrarsız ve riskli bir yer olarak değerlendiriyor. Hatta fon ve yatırımlarını İsrail’den çekmeye başladılar bile. 

BDS hareketinin bu sermaye kaçışını hızlandırmak ve arttırmak için çok çalışması gerekecektir. Çünkü açık ki yatırımların geri çekilmesinin arkasında ahlakî kaygılar yatmıyor. Uluslararası finans şirketleri, Filistinlilerin maruz kaldığı acımasız tahakkümü umursamadan, İsrail’e yıllardır yatırım yapıyor. İsrail’in hayalî imajı ve özellikle de yargı sisteminin neoliberal ve kapitalist yatırımları koruyacağına duyulan inanç, yabancı yatırımların yüksek getiriler elde edecekleri beklentisiyle İsrail’e para akıtmasını sağlıyor. Ancak, az evvel de söylediğimiz gibi, Yahudiye’nin, Hayalî İsrail’in yerini alması ihtimali ülkenin ekonomisini ciddi biçimde etkiliyor. Bu da İsrail’in, sanayi ürünleri ya da para vasıtasıyla diğer ülkelerin Yahudi devletine yönelik politikalarını etkileme kabiliyetini sınırlıyor.   

Seferberlik Zamanı

Hayalî İsrail’in çöküşü, toplumsal çatlakları belirginleştirirken, göreve her an hazır olan birçok İsraillinin askerlikten soğumasına neden oluyor. Dahası, İsrail yargısının baskı altına alınması ve sözde bağımsızlığının aşınması, İsrailli askerleri ve pilotları, yabancı ülkelerce ya da Uluslararası Adalet Divanı’nca (ICC) savaş suçlusu olarak yargılanma tehlikesiyle karşı karşıya bırakıyor. Bir ulusal yargı sistemi bağımsız ve güvenilir kabul edildiği müddetçe, ülke içi meselelere uluslararası yasal müdahale mümkün olamıyor. Son gelişmeler bu açıdan da önemlidir.

Sözün özü, Filistin’de özgürlük ve adalet için mücadele edenlere fırsatlar sunan, nadir bir tarihsel anın içindeyiz. İran, Tahran’daki toplantıda Hamas ve Hizbullah’a herhangi bir eyleme başvurmaktan kaçınmayı ve İsrail’in içeriden çökmesine izin vermelerini tavsiye etti. Ben bu yaklaşımı paylaşmıyorum. Bu elbette Filistin’in askeri yoldan özgürleştirmenin şu anda mümkün olduğunu düşündüğüm anlamına gelmiyor. Demek istediğim, Filistin halk direnişini canlandırmanın, Filistinliler ile destekçilerini üzerinde uzlaşılmış bir vizyon ve program etrafında birleştirmenin tam zamanıdır. Yaratılacak bu seferberliğin kökleri, 1918’den beri demokrasi ve kendi kaderini tayin etmek için mücadele eden Filistin ulusal hareketine dayanır.

Geleceğin özgür ve Siyonizmden arındırılmış Filistin’i şimdilik hayalî görülebilir. Ancak Hayalî İsrail’in aksine, bu, azıcık ahlâkı olan herkesi tüm dünyada ayağa kaldırabilme şansına sahiptir. Ayrıca şu anda tarihsel Filistin’de yaşayan ya da oradan sürülen herkes – dünyanın dört bir yanındaki Filistinli mülteciler için – güvenli bir yer sağlayacaktır. 

Yazının orjinali için: https://www.palestinechronicle.com/judea-vs-fantasy-israel-ilan-pappe-on-the-collapse-of-israeli-pillars-and-opportunities-for-palestine/ 

Çeviri: Şirin Ebu Akile cinayeti: İsrail’in Filistinli gazeteci cinayetleri sabıkası

1972’den bu yana 83 Filistinli gazetecinin İsrail kuvvetlerince öldürüldüğü bildiriliyor.

Bir şafak baskınını haberleştirmek üzere gittiği Batı Şeria’daki Cenin şehrine vardığı gibi İsrailli bir keskin nişancı tarafından vurulup öldürülen Şirin Ebu Akile, İsrail kuvvetlerince katledilen Filistinli gazeteciler listesinin son üyesi. 

İsrail’in gazeteci kıyımı on yıllardır belgelenmekte. 

Nisan ayında Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne bulunulan bir şikayette İsrail’in “sistematik biçimde” Filistinli gazetecileri hedef alması ve cinayetlerle ilgili soruşturma yürütmemesinin savaş suçu kapsamına girdiği iddia edildi. 

İsrailli otoriteler, 2021 Mayıs’ından beri Doğu Kudüs’te, Batı Şeria’da ve tüm İsrail sathında patlak veren Filistin eylemleri esnasında gerçekleşen şiddeti haberleştirmeye çalışan yerel gazetecilere emsalsiz baskılar uyguluyor. 

Polis ve silahlı kuvvetler, özellikle Mescid-i Aksa’yadüzenlenen saldırılar ve İsrail’in ölümcül Gazze bombalamalarından sonra gelişen olayları belgeleyen gazetecileri dövdüler ve üzerlerine gerçek mermilerle ateş açtılar. 

Middle East Eye sitesinin geçen yılki haberine göre, Batı Şeria’nın Beit El yerleşkesi yakınında El Bireh şehrinin kuzey girişinde foto muhabirler mesleklerini icra ederlerken çelik mermilere hedef oldular.

İsrail polisi de basın mensuplarını tehdit ederken ve olay yerinden gelen haber ve görüntüleri engellerken görüldü. 

Ayrıca İsrail Gazze’ye geçen yıl düzenlediği hava saldırısında Middle East Eye, El Cezire, Associated Pressve diğer yerel medya kanallarının kullandığı basın bürolarına ev sahipliği eden El Cala Kulesini yok etti.

İsrail Hava Kuvvetleri aynı zamanda yedi medya kanalına ev sahipliği yapan El Şuruk Kulesi’ni ve PalestineNewspaper, Al Kufiya Channel, Bawaba 24 ve Palestinian Media Forum da dahil olmak üzere onun üzerinde basın örgütüne ev sahipliği yapan El CevheraKulesi’ni de yok etti. 

Filistin haber ajansı Wafa (Vefa), 1972’den bu yana öldürülen onlarca gazetecinin listesini tutuyor. Ölüm sayısının 2000 yılındaki İkinci İntifada’dan bu yana tırmandığı göze çarpıyor. 

İsrail’in Batı Şeria şehirlerine 2002’de düzenlediği saldırıları haber yapan gazeteciler hedef alınmıştı. 2014 yazında Gazze Şeridi üzerinde yürüttüğü savaşta ise İsrail 17 Filistinli gazeteciyi öldürmüştü. 

Hem Birleşmiş Milletler hem de Gazetecileri Koruma Komitesi 2000’den beri 17 Filistinli gazetecinin öldürüldüğünü belgeledi. Bu sayı Ebu Akile’yi ya da diğer ülkelerden gelen (iki İtalyan, bir Türk, bir Galli) gazetecileri kapsamıyor.

Filistinli Gazeteciler Birliği ise bu sayının çok daha yüksek olduğunu söylüyor. 2020’de Birlik, İsrail güçlerinin 2000’deki İkinci İntifada’dan bu yana 46’dan fazla Filistinli gazeteciyi öldürdüğünü söyledi.  

Birliğin Başkan Yardımcısı Tahsin el Estal, Anadolu Ajansı’na o dönem yaptığı açıklamada, “Birlik, işgalcinin [İsrail’in] Filistinli gazetecilere yönelik her yıl 500 ila 700 arası saldırı ve suçunu kayda geçiriyor. Bu suçlara bir son verilmesinin, faillerinin ve emri verenlerin hesap vermesinin zamanıdır” demişti.

İsrail’in amacının “basını susturmak ve gerçek yüzünündünyaya gösterilmesini engellemek” olduğunu da eklemişti. 

2000’den bu yana İsrail kurşunuyla veya hava saldırılarında öldürülen gazeteciler listesine şu isimleri kapısyor:

1- Wafa (Vefa) Haber Ajansı’ndan Aziz Yusuf el Tineh, 32, 28 Ekim 2000’de Beytüllahim yakınında İsrail güçlerince vuruldu. 

2-Nablus’taki Askar mülteci kampından Osman Abdülkadir el Katnani, 24, 31 Temmuz 2001’de bir İsrail hava saldırısında öldürüldü. Kendisi Kuveytli Kona Haber Ajansı muhabiriydi ve Nablus Basın Bürosu’nda çalışıyordu.

3-Nabluslu ve Necah Gazetecilik Merkezi mensubu foto muhabiri Muhammed Abdülkerim el Bişevi, 27, 31 Temmuz 2001 günü bir İsrail hava saldırısında öldürüldü. 

4-Beytüllahim TV’nin müdürü Ahmed Numan, 38,İsrail’in Beytüllahim şehrine 8 Mart 2002 tarihinde düzenlediği bir saldırıda öldürüldü. 

5-Afganistan ve Kosova’da çatışmaların haberini yapmış İtalyan emektar gazeteci Raffaele Ciriello, 42, 11 Mart 2002’de Ramallah’taki Manara Meydanı’nda İsrail askerleriyle Filistinli militanlar arasında gerçekleşen şiddetli silahlı çatışmalar esnasında İsrail kurşunuyla vuruldu. Corriere della Sera için çalışıyordu. 

6-Beytüllahimli Cemil Abdullah el Nevavra, 35, 14 Mart 2002’de Ramallah’a yönelik bir saldırıda bir tank mermisinden kopan şarapnelin kendine isabet etmesiyle yaralanıp öldü. Filistin TV için çalışıyordu.

7-Emced Behçet el Alemi, 22, Filistin TV ve el NevresTV için çalışan bir kameramandı. Hebron’da İsrail askerlerinin sıktığı patlayıcı bir mermiyle 18 Mart 2002’de vurulup öldü.

8-Serbest fotoğrafçı ve yerel bir medya kuruluşunun müdürü İmad ebu Zehra, 30, 12 Temmuz 2002’de Cenin’de İsrail askerleri tarafından vurulup öldürüldü.

9-İssam Hamza Tillevi, 30, Filistin’in Sesi isimli radyo istasyonu için çalışıyordu. 22 Eylül 2002’de kuşatma altındaki Filistin Ulusal Yönetimi Başka Yaser Arafat’la dayanışma için Ramallah’ta düzenlenen barışçıl bir gösteriyi haberleştirirken İsrail askerlerince vuruldu. Tillevi, basın yeleği giymekteydi. 

10-Nezih Dervazi, 46, Filistin TV ve APTN Medya Ağı için çalışan bir kameramandı. 19 Nisan 2003’te İsrail’in Nablus’un tarihî kısımlarınadüzenlediği saldırıyı haberleştirirken vuruldu.

11-Muhammed ebu Halime, 21, İsrail kuvvetlerinceNablus’taki Balata mülteci kampının girişinde 22 Mart 2004’te vurulduğunda bir üniversiteye bağlı en-Necahradyo istasyonunda çalışıyordu.

12-Galli bir kameraman, yapımcı, yönetmen ve Emmyödülü sahibi olan James Henry Dominic Miller, 34, Gazze’deki Refah’ta 2 Mayıs 2003 tarihinde bir belgesel çekerken İsrail güçlerince öldürüldü.

13-Kudüs Radyosu’nda fotoğrafçı olarak çalışan Hasan Ziyad Şekvra, 23, İsrail’in Gazze Şeridi’ndeki BeytLahia’da 15 Mart 2008’de bir arabaya düzenlediği hava saldırısında öldürüldü. 

14-Reuters kameramanı Fadıl Şena, 24, 16 Nisan 2008 tarihinde Gazze Şeridi’ne düzenlenen bir saldırıyı haberleştirirken bir İsrail tank mermisinden fırlayan flechette (fleşet) adıyla bilinen küçük oklarla öldürüldü. Reuters’a göre Şena’nın kamerası yok edilmeden önce çektiği son görüntüler tankın ateşi ve merminin patlaması oldu.

15-Ömer Abdül Hafız el Silevi, 28, Gazze Şeridi’ndeki Beyt Lahia’da 3 Ocak 2009’da bir İsrail hava saldırısında öldürüldüğünde el Aksa TV’de kameraman olarak çalışıyordu. 

16-Kamera asistanı Basil İbrahim Ferac, 22, 6 Ocak 2009’da İsrail’in Gazze Şeridi’ndeki Tel el Havra’da sivil bir binaya düzenlediği hava saldırısında öldürüldüğünde bir Cezayir televizyonu için çalışıyordu. 

17-Ehab Cemal el Vahidi, 33, Filistin TV’de bir kameramandı. 8 Ocak 2009 tarihinde İsrail’in Gazze kentindeki Doktorlar Kulesi’ne (Burç-ül Etba) yönelik hava saldırısında öldürüldü.

18-Ala Hammad Mürteca, 26, yerel el-Burak Radyo çalışanıyken 9 Ocak 2009 günü İsrail’in Gazze Şeridi’ne düzenlediği hava saldırısında öldürüldü. 

19-Türk gazeteci Cevdet Kılıçlar, 31 Mayıs 2010 tarihinde Gazze’ye giden Mavi Marmara gemisine saldıran İsrailli komandolar tarafından öldürüldü.

20-Hüsam Muahammed Selame, 30, El Aksa TV’de kameraman olarak çalışıyordu. 20 Kasım 2012’de İsrail’in Gazze Şeridi’nde El Aksa TV’ye ait bir araca düzenlediği hava saldırısında öldürüldü. Dönemin UNESCO Genel Müdürü Irina Bokova, olayı “Üç Filistinli gazetecinin – Mahmud el Komi, Hüsam Selame,ve Ebu Ayşe – öldürülmesiyle sonuçlanan medya kuruluşlarının ve personalinin hedef alınmasından çok kaygılıyım” sözleriyle kınadı. 

21-Mahmud el Komi, 29, 20 Kasım 2012’deki İsrail hava saldırısında öldürülenler arasındayıdı. El Aksa TV’de kameraman olarak çalışıyordu. 

22-Muhammed Ebu Ayşe, 24, El Kudüs Eğitim Radyosu’nda çalışıyordu. 20 Kasım 2012’deki İsrail’in düzenlediği saldırıda bölgedeydi ve Komi ve Selami’yle birlikte öldürüldü.

Temmuz ve Ağustos 2014’te basin ve gazetecilik alanında çalışan on yedi Filistinli İsrail’in Gazze Şeridi’nde yürüttüğü 51 günlük saldırıda öldürüldü. Middle East Eyeo zaman öldürülen gazetecilerin isimlerini yayınlamıştı. Bu isimler şöyle:

23-Hamid Abdullah Şihab, 33, 24 Media için çalışıyordu. Bir İsrail hava saldırısı, basın sembolü taşıyan bir aracı Şihab içindeyken vurdu. 

24-Necla Mahmud el Hac, 29, bir basın ve toplum aktivisti idi. Bir İsrail hava saldırısında yedi aile ferdiyle beraber öldürüldü. 

25-Continue Medya Yapım’ndan Halid Hamad, 25. 

26-Abdül Rahman Ziyad ebu Hin, 28, El Kitab TV kanal editörü. 

27-Ezzat Düheyr, 23, hem Mahpuslar hem Hürriyet radyo kanalları çalışanıydı, aynı zamanda Refah’taki Filistin Gençliği Basın Hareketi yönetimi üyesiydi. Bir İsrail hava saldırısında 21 aile üyesiyle beraber öldürüldü.

28-Bahaeddin Kurayıb, 58, Filistin TV’nin İbranice haberkısmının baş editörüydü.

29-Ahid Zekat, 50, Filistin TV’de spor yazarı. 

30-Rami Rayan, 26, Filistin Medya Ağı’nda gazeteci ve fotoğrafçı.

31-Semih el Aryan, 29, El Aksa TV’de çalışıyordu.

32-Muahmmed Dehir, 27, El Risale gazetesinde editör. Bir hava saldırısında kızı ve beş aile ferdiyle beraber öldürüldü. 

33-Abdullah Fehcan, 22, Seda-ül Melaib sitesi ve El Aksa Spor’da spor yazarı.

34-Hamada Halid Mükat, 29, Seca haber sitesi yönetmeni ve Kuzey Gazze’deki Filistin Gençlik Basın Hareketi üyesi. 

35-Şadi Hamdi Ayad, 26, serbest gazeteci ve editördü. 

Muhammed Nureddin el Deri, 22, Filistin Ağı’nda foto muhabiriydi. 

37-Ali ebu Afaş, 36, Doha Basın Merkezi’nde program yönetmeni olarak çalışıyordu. 

38-Simone Camilli, 35, Associated Press’e çalışan İtalyan gazeteci ve fotoğrafçıydı.

39-Abdullah Fadıl Mürteca, 26, El Aksa TV ve ŞehabAjansı’nda gazeteciydi. 

40-Ahmed Ebu Hüseyin, 26, foto muhabiriydi. 13 Nisan 2018’de İsrail kuvvetlerinin Gazze Şeridi’ne düzenlediğisaldırıda mermilerin karın bölgesine isabet etmesiyle 25 Nisan 2018’de hayatını kaybetti.

Metnin orjinali için: https://www.middleeasteye.net/news/shireen-abu-akleh-other-palestinian-journalists-israel-killed

Amerikan Antropoloji Derneği (AAA) İsrail akademik kurumlarını boykot kararı aldı

Siyonist İsrail’in Filistinlilere Yönelik apartheid politikaları bir noktada daha dirençle karşılaştı. Geçtiğimiz pazartesi yapılan oylama ile; Amerikan Antropoloji Derneği %71 gibi ezici bir oyla Siyonist İsrail’in akademik kurumlarını boykot etme kararı aldı.

Siyonist İsrail’in kuluçka üssü ABD’de, önemli bir akademik kurumun bu kararı alması Filistin halkının davasında kuşkusuz önemli bir gelişmedir.

Siyonist lobi, Amerikan Antropoloji Derneği’ne kararını geri çekmesi yönünde baskı yaparken %71’lik ezici oy oranı kararın meşruiyetini tahkim ediyor.

Derneğin bu boykot kararı, Siyonist ve Irkçı İsrail’in sözde parlamentosu olan Knesset’te yeni ve işgalci oluşumun yürütme organına büyük yetki veren faşizan bir yargı reformu tartışılırken gerçekleşti.

Bugün İsrail, içeriden bir patlama ile tutuşuyor ve Siyonistler cephe gerisinde kendi kendileriyle kavgaya tutuşmuşken tüm Dünya’da Filistin dostları mevzii kazanmayı sürdüyor.

Siyonist İsrail, Filistin topraklarını bir açık hava hapishanesine dönüştürdü!

İstibdad rejimi, can dostu Siyonistlerle her geçen gün normalleşme adımlarına bir yenisini eklerken Birleşmiş Milletler (BM) bir Filistin raporu yayımladı. BM bağımsız raportörü Francesca Albanese tarafından hazırlanan rapor çok çarpıcı.

Rapora göre bugüne kadar İsrail tarafından hapse atılan Filistinlilerin sayısı 800.000 civarında. Bunların 100.000’i Birinci İntifada (1987-1993) 70.000’i İkinci İntifada (2000-2006) ve 6.000’den fazlası da Birleşik İntifada (2021) sırasında tutsak edilmiş. Siyonist rejimin sadece geçen yıl hapse attığı Filistinli sayısı ise 882’isi çocuk yaklaşık 7.000 kişi. Bugün İsrail tarafından esir tutulan 155’i çocuk 5.000 Filistinli var. Bunların 1.000’den fazlası herhangi bir suçlama yöneltilmeden ve mahkemeye çıkarılmadan idari tutukluluk adı altında hapsediliyor. İsrail hapishaneleri hem insanlık dışı yaşam koşulları hem de sistematik işkencenin ve kötü muamelenin defalarca kayıt altına alındığı yerler. Tüm bu tutuklama ve alıkoyma işlemlerinin işbirlikçi Filistin yönetimiyle iş birliği halinde yapıldığını da eklemek gerek.

Raporda İsrail rejiminin uygulamalarının uluslararası düzeyde insan hakları yasalarına ama aynı zamanda ceza yasalarına göre suç olduğunun altı çiziliyor. Tabii Siyonistler bu ithamlardan kurtulmak için çeşitli cambazlıklar da yapıyor. Mesela işgal altındaki bölgelerin işgal edilmediğini buraların ihtilaflı bölgeler olduğunu söyleyerek zaten tanımadıkları uluslararası yasaların da etrafından dolanıyorlar.

Filistin halkı planlı ve sistematik bir saldırı altında

Fakat Siyonist rejimin tutuklama adı altında esir alma uygulaması madalyonun sadece bir yüzü. BM raportörünün değindiği bir diğer konu ise tutuklanmayan, hapse atılmayan Filistin halkının yaşadığı sistematik zulüm ve işkence.

İsrail sistematik bir yöntem olarak işgal ettiği alanlarda yaşayan herkesi bir güvenlik tehdidi olarak tanımlıyor ve buna göre davranıyor. Dolaysıyla işgal altındaki topraklarda yaşayan Filistin halkının, bastırılması, etkisiz ve işlevsiz birer tutsağa dönüştürülmesi bu yöntemin olmazsa olmazı. Ama bu yöntemin şüphesiz ki en önemli sonucu, tehdidin ortadan kaldırılmadığı durumda uzaklaştırılması, yani Filistin halkının yaşadıkları topraklardan sökülüp atılması olarak kendini gösteriyor. Yani Filistin halkının yaşadığı toprakları bir açıkhava hapishanesine çevirmek, insanların hayatlarını yaşanılmaz hale getirmek ve sonunda yerleşimcilerin geleceği boş alanlara dönüştürmek İsrail için yaşamsal bir politika. Bunu yerine getirirken de birkaç katmandan oluşan bir sistem uyguluyorlar.

Fiziksel olarak hapsetme

Filistin halkının yaşadığı toprakları yasa dışı Gazze kuşatmasında olduğu gibi fiziksel olarak askeri güçle kuşatmak, birbiriyle bağlantısı olmayan küçük parçalar haline getirmek ve Filistinliler tarafından kullanılabilen alanı git gide küçültmek. Batı Şeria’da olduğu gibi Siyonist yerleşimcilerin güvenliği için kontrol noktaları kurmak ve insanların kendi yaşadıkları şehirlerde dahi en temel ihtiyaçlara, ana caddelere vb. ulaşımını kısıtlamak. Ya da El Halil’de olduğu gibi az sayıda yerleşimciyi yasa dışı bir şekilde yerleştirip, bu yerleşimcilerin güvenliğini sağlamak bahanesiyle kentin kalan her yerini kontrol noktaları ve güvenlik tedbirleriyle yaşanmaz hale getirmek. Bunlar Siyonist rejimin Filistin topraklarını fiziksel olarak bir açık hava hapishanesine çevirmek için kullandığı birkaç farklı yöntem.

Bürokratik olarak hapsetme

Fiziksel olarak kontrol altında tutulan alanlarda, Filistin halkının en temel yaşamsal ihtiyaçlarını dahi karşılamak için bile Siyonist rejimin izni ve onayına ihtiyacı var. Yaşadığınız alanı terk etmek, bir yere yerleşmek, ailenizi ziyaret etmek, hatta sağlık ihtiyaçlarınızı karşılamak için bürokratik izin prosedürlerinden oluşan bir duvarı aşmanız gerekiyor. Bu izinler olmadan çalışmanız veya seyahat etmeniz durumunda tutuklanma tehlikesiyle karşı karşıyasınız. Burada uygulamanın güvenlik şüphesi gerekçesiyle tamamen keyfi olduğunu ve şeffaflıktan uzak oluğunu da eklemek gerekiyor.

Dijital olarak hapsetme

Filistin halkı her yerde bulunan güvenlik kameraları, yüz tanıma sistemleri, dronlar ve sosyal medya hesaplarının takip edilmesi aracılığıyla sürekli olarak izleme altında bir hayat sürmek zorunda. Buralardan elde edilen bilgiler sayesinde yerleşimcilerin yayılmacı tutumuna karşı gerçekleştirilen her türlü protesto veya direniş tutuklanma ve cezalandırmayla karşı karşıya kalabiliyor.

Siyonizm kanserli bir dokudur!

Siyonist İsrail rejiminin üzerine kurulu olduğu sistem, yasa dışı yerleşim yerleri kurarak, işgal ettiği alanları günden güne genişleterek, bütün Filistin topraklarını devasa bir açık hava hapishanesine çevirerek, uluslararası yasaları ve en temel insan haklarını bile tanımadan Filistin topraklarını Filistin halkından etnik olarak temizlemek üzerine kuruludur.

İsrail rejimi bütün bunları yaparken gücünü sadece kendinden ve aparatı olduğu emperyalistlerden almıyor, birbiri ardına normalleşme adımları atan işbirlikçi rejimlerden de alıyor. Bugün yapılması gereken, ırkçı Siyonist rejimle normalleşme adımlarının atılması değil, İsrail’in ekonomik, politik ve kültürel olarak yalıtılmasıdır. İstibdad rejimi bir avuç dolar için Filistin halkının karşısında, Siyonistlerin yanında yer almayı seçmiş olabilir. Bizim yapacağımız hem Siyonizme ve onun aparatlarına karşı hem de AKP istibdadına ve onun işbirlikçi uygulamalarına karşı dur durak demeden mücadele etmektir.

İsrail Cenin’de Katliam Yapıyor

Siyonist İsrail güçlerinin, Cenin’deki kuşatma ve saldırıları ikinci gününde yeni katliamlarla devam ediyor. İsrail güçlerinin aralıksız devam eden saldırılarında yaşamını yitiren Filistinlilerin sayısı 10’a yükseldi.

İsrail güçlerinin 3 Temmuz Pazartesi günü Cenin mülteci kampına karadan ve havadan başlattığı saldırı, 2000-2005 yılları arasındaki İkinci İntifada’dan bu yana işgal altındaki topraklardaki en büyük askeri operasyon.

Filistin Sağlık Bakanlığı’na göre, Cenin’de 100’den fazla Filistinli yaralandı. İşgalci buldozerler, Cenin sokaklarında derin şeritler açarak araçları ve mülkleri tahrip ederken, zaten mülteci olan 500’den fazla Filistinli aile, Cenin mülteci kampındaki evlerinden zorla tahliye edildi.

İşgal güçleri, Cenin sokaklarında yüzlerce Filistinliyi toplayıp ciplere ve arabalara bindirip sorguya çekiyor ve direnişi hedef almak için toplu tutuklamalara girişiyor.

İşgal güçlerinin, Filistin ambulanslarının yaralılara ulaşmasını engellerken, evleri camileri ve Cenin Özgürlük Tiyatrosu’nu hedef aldığı görülüyor.

1950-1951 Bağdat Bombardımanları Hakkında Şoke Edici Bir İddia

Avi Shlaim’in ailesi Bağdat’ta huzurlu bir yaşam sürdürüyordu. Babil’deki varlıkları 2500 yıl öncesine dayanan Irak’ın Yahudi azınlığının müreffeh ve seçkin üyelerindendiler; hizmetçileri ve dadıları olan büyük bir eve sahiptiler, en iyi okullara gittiler, ülkenin önde gelenleriyle arkadaşlık ettiler ve bir ışıltılı partiden diğerine giderek yaşadılar. Shlaim’in babası, bakanlarla ahbaplık eden başarılı bir iş adamıydı. Kendisinden çok daha genç olan annesi ise Mısır Kralı Faruk’tan Mossad’a kadar hayranları olan, toplumsal yönden hırslı ve güzel bir kadındı. Irak toplumunun bu ayrıcalıklı kesimi için içinde yaşadıkları ülke zengin, kozmopolit ve genel olarak uyum içinde yaşanan bir yerdi. Ve bunlar 1945’te Bağdat’ta doğan genç Shlaim’in iyi günleriydi.

Ancak bu durum uzun sürmeyecekti. 1950 yılında, Irak’ın başkentindeki Yahudi nüfusunu hedef alan bir dizi bombalı saldırı sonrasında, o ve ailesi, yeni kurulmakta olan İsrail devletinde yeni bir hayata başlamak için eski vatanlarından kaçmak zorunda kaldı. O günlerde ellili yaşlarında olan babası İbranice konuşamıyordu ve bu taşınma yüzünden her şeyini kaybetti. Birkaç başarısız iş kurma girişiminden sonra bir daha hiç çalışmadı. Shlaim’in hayat dolu annesi, Bağdat’ta bir sosyete mensubunun ışıltılı hayatını, Tel Aviv’in doğusundaki Ramat Gan’da çok daha kötü koşullar içinde yaşadıkları sıradan bir telefonculuk işiyle değiştirerek boşluğu doldurmak zorunda kaldı. Çift ayrı düşüp boşandı ve Shlaim’in babası 1970 yılında öldü.

Emekli bir Oxford profesörü ve Arap-İsrail çatışmasının saygın tarihçilerinden olan Shlaim, 70 yıldan uzun bir süre sonra çalkantılı çocukluğunun derinliklerini deşerek, İsrail’le kurdukları ilk ilişkisinin bir aşağılık kompleksi tarafından şekillendirildiğimi anladı. Arap topraklarından gelen Yahudiler olan Sefaradlar, Avrupalı soydaşları olan Aşkenazlar tarafından hor görülüyordu. Okulda adeta dili tutulmuş, suskun biriydi ve İsrail’de geçirdiği mutsuz bir dönemin ardından ancak genç bir delikanlı olarak Britanya’ya yerleştiğinde kendine güvenini yeniden kazanabildi.

Bu sarsıcı ve son derece tartışmalı kitabın odağında Shlaim’in 1950 ve 1951 yıllarında Bağdat’ta Yahudi hedeflere yönelik bombalı saldırılar hakkındaki araştırması yer alıyor. Bu yıllar arasında yaklaşık 135.000 kişilik Yahudi nüfusunun 110.000 kadarı Irak’tan İsrail’e göç etti. İsrail bu saldırılarla herhangi bir ilgisi olduğunu sürekli olarak reddetmiş olsa da Yahudi toplumunu Irak’tan kaçıp İsrail’e yerleşmeye ikna etmekle görevli Siyonist ajanların gizli faaliyetleri konusunda şüpheler mevcuttu. Shlaim’in patlattığı bomba ise, Yahudilerin Babil’deki bin yıllık varlığının sona ermesine yardımcı olan “terörist saldırılarda Siyonistlerin parmağı olduğuna dair inkâr edilemez kanıtları” ortaya çıkarmak oldu. Bu son derece ciddi bir iddia ve her daim hararetle tartışılacak.

Bu, kişisel olanla politik olanı başarıyla harmanlayan ve oldukça ustaca yazılmış bir kitap. Aile hayatının hem ihtişamlı hem de ıstıraplı anıları can alıcı bir şekilde yeniden yaratılmış. Shlaim, 1948’de İsrail’in kurulmasının tek kurbanının Filistinliler olmadığını hatırlatan kuvvetli ve insancıl bir ses. Siyonist projenin, Arap topraklarındaki Yahudilerin konumuna ölümcül bir darbe indirdiğini, onları kabul gören yurttaşlardan yeni Yahudi devletinin beşinci kol faaliyetlerinin olağan şüphelilerine dönüştürdüğünü savunuyor. Hem Arap hem de Yahudi kimliğine kararlılıkla bağlı kalması bu anı kitabının başlığını,(Three Worlds Memoir of an Arab Jew, Üç Dünya: Bir Arap Yahudisinin Anıları) oluşturuyor.

Shlaim, askerlik hizmetini ve 1966’da Cambridge’e üniversite öğrencisi olarak gelişini anlattıktan sonra, öyküsünü Siyonizm ve modern İsrail devletine karşı tam cepheden bir saldırı başlattığı olağanüstü bir sonsözle sonlandırıyor. Bundan önce anlatılmış olan her şeyden sonra bile, bu bölümün sertliği hayrete düşürüyor.

Bu, bazı okuyucuları hayrete düşürecek çarpıcı bir J’Accuse[1]. Avrupa merkezci Siyonist hareketin ve İsrail’in Araplar ve Yahudiler, İsrailliler ve Filistinliler, İbraniler ve Araplar, Yahudilik ve İslam arasındaki fay hatlarını derinleştirdiğini savunuyor. Siyonizmin “Çoğulculuk, dini hoşgörü, kozmopolitizm ve bir arada yaşama” gibi kadim bir mirası silmek için aktif olarak çalıştığını anlatıyor. “Siyonizm her şeyden önce birbirimizi insan olarak görmemizi engelledi” diyor. Başlangıçta “Filistin’in etnik temizliğini” gerçekleştiren “yerleşimci-sömürgeci bir hareket” tarafından kurulan İsrail, “komşularına soykırım niyetleri atfeden ve her zamanda kuşatılmış gibi davranan bir kale devlet” haline gelmiştir. Bu oldukça zorlu bir tartışma. Shlaim, ailesi de dahil olmak üzere İsraillilerin çoğunluğunun İsrail’in bir “apartheid devleti” olarak tanımlanmasına öfkelendiğini itiraf ediyor, ancak kendisi tam olarak böyle düşünüyor.

Geleceğe yönelik en etkili yola gelince, yazarın İsrail-Filistin meselesinde “iki devletli” çözümün iflas ettiği sonucuna karşı çıkmak çok güç. İsrail yerleşimlerinin yıllarca durmaksızın ve yasadışı bir şekilde genişlemesinin ardından, bunu göstermenin en açık yolu basit bir soru sormaktır. Filistin devleti tam olarak nerede kurulacak?

Shlaim’in tercih ettiği ve bir zamanlar aşırı uç bir yaklaşım olarak kabul edilen, fakat artık Filistinliler de dahil olmak üzere giderek artan bir ciddiyetle ele alınan, ancak çok az sayıda İsraillinin kabul ettiği çözüm, “etnik köken veya dine bakılmaksızın tüm vatandaşları için eşit haklara sahip” tek devletli çözümdür. Bu İsrail Yahudi devletinin sonu anlamına gelecektir. Peki bu neden düşünülmelidir ki? Shlaim son bir bıçak darbesiyle şöyle cevap veriyor: “21. yüzyılda apartheid sürdürülebilir değildir.”

Justin Marozzi

[1] “J’Accuse” (Suçluyorum), 19. Yüzyılda Fransa’daki ünlü Alfred Dreyfus davasında hükümet ve ordunun delilleri örtbas ederek kurduğu kumpasa dikkat çekmek için Émile Zola tarafından yazılan bildiri. (çevirmenin notu) https://www.spectator.co.uk/article/the-shocking-truth-behind-the-baghdad-bombings-of-1950-and-1951/

Normalleşmeye karşı “ilk kurşun”

Arap dünyasının birçok köşesinde iktidarda olan gerici rejimler ile halk arasındaki ikilik her geçen gün artıyor. Eski ABD Başkanı Donald Trump döneminde bizzat ABD emperyalizminin girişimiyle “İbrahimî Anlaşmalar” denilen bir süreç başlamış, Fas, Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri ve Sudan ile Siyonist İsrail arasında normalleşme antlaşmaları imzalanmıştı. Normalleşme adıyla yutturulmaya çalışan ise Filistin halkına ihanet ve Siyonizme teslimiyetti. Mısır ve Ürdün bu ihanet yoluna zaten daha önceden girmişti. Suudi Arabistan ise bugünlerde İsrail ile   normalleşmek için pazarlık yapıyor, fiyatını yükseltmeye çalışıyor. Bu sürecin anlamı Filistin halkının şanlı direnişinin yalnızlaştırılması, Siyonizm muhipliğinin ise Ortadoğu’da vaka-i adiye haline getirilmesidir.

Arap halkının kalbinin ise Körfez’den Kuzey Afrika’ya, Mısır’dan Biladu’ş-Şam’a kadar Filistin direnişiyle attığını anlamak mümkün. Halkın fikrini açıkça soran, “Siyonizme teslimiyet hakkında ne düşünüyorsun” diye onlara danışan yok, dolayısıyla bu sesi duymak daha zor. Ama alametleri okumayı bilen için ortadaki tablo çok açık. Katar’daki dünya kupası sırasında İsrail televizyonlarının mikrofon uzattıkları Arap taraftarlarca sıklıkla reddedilmesi de, diasporadaki Arap gençleri arasında Filistin davasının gitgide güçlenmesi de bunun birer işareti. Bir diğer önemli işaret ise Arap devletlerinin ihanetine ya da en iyi ihtimalle atıllığına rağmen, bu devletlerin vatandaşlarından gelen bireysel direniş eylemleri.

Geçtiğimiz aylarda yaşanan çeşitli örneklere ek bir vaka, Haziran başında Mısır-İsrail sınırında yaşandı. Bölgede görevli genç bir Mısır polisi, sınırdaki bir açıklıktan yararlanarak İsrail tarafına geçti, yaklaşık 2 kilometre yürüyerek Nitzana yakınlarındaki küçük bir İsrail askerî kontrol noktasında iki Siyonist askeri öldürdü. Başka Siyonist askerlerin de gelmesini bekleyerek onlarla çatışmaya girdi ve bir Siyonist askeri daha öldürdükten sonra elde silah dövüşerek hayatını kaybetti.

Mısır devleti ilk başta bu bireysel direniş eylemini inkâr etmeye çalışıp, İsrail askerlerinin ölümünün uyuşturucu kaçakçılarına açılan ateşten kaynaklandığını açıkladı. Eylemin içeriğine dair bilgiler yayılmaya başlayınca gerçeği itiraf edip, tek başına hareket eden bir polisin bu eylemi gerçekleştirdiğini kabul etmek zorunda kaldı. Belki de daha da önemlisi, devletin ve devlet medyasının sansür girişimlerine rağmen, özellikle sosyal medyada Mısır halkının bu polisi bir kahraman olarak sahiplenmesi oldu. Arap halkı bunu yaparak yalnıza bir bireysel direniş eylemini sahiplenmiyor, teslimiyet yolunu seçen Arap rejimleri karşısında kalbinin Filistin direnişiyle attığını da bir kez daha gösteriyor. Türkiye’deki istibdad rejimi de aynı teslimiyet yolunu tutmuş durumda. Bize düşen ise istibdadın hıyaneti karşısında Filistin direnişine omuz vermektir!